28 Aralık 2011 Çarşamba

Cici balık, seni yerim balık...


Annem Karadenizli olunca tüm küçüklüğüm nefis lezzetler içinde geçti. Karadenizin her yemeğini çok çok severim. Balık da en sevdiklerimdendir. Bir pazar günü karnımız çok acıkmışken ve hafif birşeyler yapalım diye düşünürken hamsi buğulamada karar kıldık. Taptaze hamsileri güzelce ayıkladıktan sonra bol soğan ve maydanozla buğuladım. Balığa tereddütle yaklaşmasına rağmen Cihan büyük bir keyifle yedi.

Yanında hafif soya sosla sotelenmiş karnabahar, brokoli, kırmızı biber ve mısır karışımı,

veee bol yeşillikli, bol limonlu bir salata...

23 Aralık 2011 Cuma

Elmalı kurabiyeler

Mis gibi tarçın kokusu kaplıyor önce ortalığı. Derken elma da kokuyor sanki diye bir düşünce sizi sizden alıyor...
Derin derin nefes alıp kokuya kendinizi kaptırmışken mutfaktan çıkan ses tüm cafede yankılanıyor;
-Elmalı kurabiye isteyen???

25 Eylül 2011 Pazar

Çok çok sev, çok çok pişir...

Işık hanım, Yeşim hanımın eşi Murat Bey için yaptığım pastayı görmüş ve çok beğenmiş. Kendisi de eşi için sürpriz bir doğumgünü partisi organize etmeye karar verince beni aradı. Dikdörtgen bir pastada karar kılmıştı, yine 6 hikaye, her hikayede ayrı figürler ve yazılar olacaktı. Telefonda konuştuktan sonra hikayelerin detaylarını içeren bir mail aldım. Hikayeleri okuyunca ve özellikle içlerinden birini görünce harika olacak diye düşündüm. Murat bey Masterchef için çağrılan adaylardan biriydi ve Işık hanım bir hikayede "çok çok pişir yazısı ve aşçı kukuletası, şapkası vs. olsun" istemişti. O an gözümde canlandı ne yapacağım. Hem sevgi içeren hem de aşçılara özel bir kompozisyon olacaktı. 



Her hikaye ayrı bir özenle hazırlandı, işte Koray Bey'in 35. yaşgünü pastası... 


Mutlu Yıllar!!



Kısa bir aradan sonra tekrar birlikteyiz...

Bir süredir blogumdan uzak kalmanın üzüntüsünü yaşıyorum. O kadar çok koşturdum ki, daha yeni yeni toparlanıyorum. Güzel bir tatil sonrası yoğun bir tempoyla işe başladık. Neler yaptım neler :)
Barış bey biz cafeyi açtığımızdan beri bizimle birlikte olan çok şeker bir müşterimiz. Yazın bebek kurabiyelerini gördüğünde Neyir ben de yaptırmak istiyorum demişti. Nedense ekimde hazırlayacağız gibi aklımda kalmış. Tatil dönüşü Neyir haftaya yapıyoruz değil mi deyince bebeğin geleceği heyecanı sardı beni de, geliş günü belli olmasına rağmen her bebek kurabiyesi tesliminde olduğu gibi ya olduğu yerde çok sıkılmışsa ya erken gelirse diye Cihan'ın başının etini yedim. Ne olur ne olmaz diye konuştuğumuz teslim gününden önce kurabiyeleri hazır ettim.
Kurabiyeleri;
 pişirdik,
süsledik,

paketledik

ve güzel bir sepette teslim ettik.

Selin Hanım ve Barış Bey büyük bir heyecanla bekledikleri sevgili oğulları Yunus Emre'ye kavuştular, dediklerine göre tombişmiş. Güzel ailesinin içinde sevgiyle ve mutlulukla büyüsün.
Not: Hee bi de Barış Bey'in dediğine göre Selin Hanım'ın yaptırdığı çikolatalar çok fena arka planda kalmış :))) Artık olsun o kadar :)

8 Eylül 2011 Perşembe

Sevdiklerimize verdiğimiz rahatsızlık için özür dileriz ...

İnsan vardır, yüzü güler, gönlü cömert, ufku geniş; onunla oturdukça oturmak istersiniz; muhabbetinden keyif ve feyiz alır, ilham bulur, farkında bile olmadan ne çok şey öğrenirsiniz. Yanından kalktığınızda az buçuk değişmiş, zenginleşmiş olarak yolunuza gidersiniz. Hafiflemiş olarak, rüzgârda tüy gibi. İçinizde bir gonca gül açılır, katmer katmer renklenir. Elinizde olmadan hayata gülümsersiniz. Gene görmek istersiniz o kişiyi, ilk fırsatta yeniden buluşmak.
Sohbetine doyamaz, ruhunun dibini bulamazsınız, öylesine derin. Bir saklı cevherdir, ilk bakışta belli olmayan. Uçsuz bucaksız bir denizdir kıyılarına varılmayan. O kadar azdır ki böyleleri, bulunca ömür boyu dostluğunun ipini bırakmak istemez, kıymetini bilirsiniz; güzelliği arayan bir mürit gibi, muhabbete susamış bir münzevi gibi, ateşe meyyal pervane gibi etrafında incecik çemberler çizersiniz. Dostlukla, hayranlıkla...
İnsan vardır, kem bakar, ağılı konuşur, habire şikâyet yahut hakaret veya dedikodu halindedir; karalamayı sever, başkasına leke çalmaktan kendine payeler biçer; kimseyi beğenmez, kendinden gayri; hiçbir yeniliği, farklılığı tasvip etmez; ayaklı sirke küpü, diken diken her sözü; dudaklarının ve gözlerinin etrafında senelerdir surat asmaktan, fesat bakmaktan oluşmuş çizgiler taşır lakin bilmez; köşe bucak kaçmak istersiniz böylesinin gölgesinden bile.
Ne var ki bazen o insan patronunuzdur. Ya da öğretmeniniz. Kapı komşunuzdur veya çalışma arkadaşınız yahut ağabeyiniz. Hemen her gün görmek zorunda kaldığınız biridir. Belki de babanız ya da kayınvalideniz. Belki biricik eşiniz. Vaktiyle ne çok severek evlendiğiniz ama zamanla kalben, zihnen, ruhen ayrı düştüğünüz; gene de bir türlü yüzleşemediğiniz, dürüstçe eleştirmediğiniz... Tavsamaya yüz tutmuş bir ateş gibi kendi kendine tüten bir ilişki. Ne uzaklaşabilir ne katlanabilirsiniz. Ne olduğu gibi sevebilir ne hepten vazgeçebilirsiniz.
Derken ondaki irin usul usul size de sirayet eder. Damla damla akar ruhunuza. Kangrendir ya olumsuz enerji, hızla yayılır, sinsice; bir sağlam uzuvdan bir başkasına sıçrar, bir insandan berikine. Bir de bakarsınız ki aynen onun gibi konuşmakta, onun gibi meselelere yaklaşmaktasınız. İçinizde neşe kalmamış, solmuş gitmiş o terütaze bahar. Bir kuru ayaza kesmiş benliğiniz.

Siz de tıpkı onun gibi şikâyet halindesiniz, yüzünüzde benzer çizgiler. Merak edersiniz: “Ben ne vakit böyle oldum. Hangi dönemeçte yitirdim inancımı, iyimserliğimi, cesaretimi, girişkenliğimi? Ben ne zaman vazgeçtim aşktan ve aşkı aramaktan? İçsel yolculuklardan? Değişimden? Öğrenmekten? Büyümekten? Sahi ne zaman?”
Hiç düşünür müyüz etrafımızdaki, en yakınımızdaki insanların enerjisi bizi nasıl etkiliyor? Günbegün, aybeay, senebesene... Yahut tersine çevirelim soruyu: Bizdeki olumsuzluklar acaba onları nasıl etkiliyor? Sevdiklerimize verdiğimiz zararın bilincinde miyiz? Keşke ara ara kapsamlı bir tadilata girişsek benliğimizde. Keşke daha fazla ertelemeden ve samimiyetle bakabilsek içimize. Oradaki yanlışları, lüzumsuz hırsları, kabuk tutmuş yaraları, tamahkârlıkları tek tek bulup ayıklayabilsek.

Bir tabela assak: “Sevdiklerime verdiğim zarar için özür diliyorum. Şu anda tadilat halindeyim, yenileniyorum...” Köhne binalar bile gençleşirken, kurumuş otlar bile tazelenirken, gerekli özen ve emekle şu hayatta her şey yenilenirken, insan nasıl değişmez, değişemez?

Elif Şafak'ın yazısını çok beğendim, paylaşmak istedim.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Gittim geldim..

Tatilimizi yaptık, gezdik gördük, yedik içtik. Bol bol da suyla haşır neşir olduk. Sonunda geldik cafemize...
Şimdi öğle yemeği saati, yoğunluk var, en kısa zamanda görüşmek üzere...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Reklamlar reklamlar...

İşte bizim cafemiz, söz Mervede...

Yeni çiçeklerimiz

Aylardır cafemize yeni saksılar almayı istiyorduk. Ben çiçekleri sadece uzaktan sevebilen, bir türlü onlara bakamayan biri olarak gerçek çiçek olayında hep çekimser kalıyordum. Bir taraftan da kırmızı saksı, yeşillik ve beyaz papatyadan oluşan bir görüntü vardı aklımda. En sonunda Cihan'la bu haftasonu hadi artık birşeyler yapalım dedik. Öncelikle kırmızı çiçeklikleri bulduk, sonra da yapay çim ve beyaz minik çiçekleri... Ben yeni tuzluk-karabiberliklerimizi doldururken Cihan da itinayla saksılarımızı hazırladı. İşte cafemizin el yapımı ve görenin bayıldığı yeni saksıları :)

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Haftanın sürprizi

Perşembe günü bir türlü konuşamamıştık. Dün aradı ve sana bir sürprizim var. Aslında ben şimdi İstanbul'dayım ve cafene doğru geliyorum. Sabırsızlıkla beklemeye koyuldum. Yarım saat sonra Pembe Panterimle, onu alacağım yere gittim. İşte benim güzel, sürpriz yapmaya bayılan paşam (Merve) karşımdaydı. Cuma günüme böyle güzel bir katkıda bulunduğu için çok çok sevindim. O 3 saate yine bir dolu şey sığdırdık, sanki daha dün vedalaşmışız gibi özlemle ama aynı zamanda o an ayrılacakmışız gibi büyük bir telaşla sıraladık konuları, hatta Pembe Panterle mini bir tur bile attık sokaklarda :) 
Herkese iyi haftasonları!
PS: Bu arada Dombican çok lezzetli oldu, kısa sürede bitti :)

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Dom-bi-can

Seni ilk gördüğümde;
Domates sandım, aldım "dom"unu,
Yok yok cildin buruşuk, biber gibisin dedim, aldım "bi" sini,
En son dedim ki sen patlıcan gibi kokuyorsun, aldım "can" ını..
Oldun mu Dombican...
Bugün öğle yemeğinde seni pişireceğiz.
Hadi bakalım göster kendini!

12 Ağustos 2011 Cuma

11 Ağustos 2011 Perşembe

Masal saati...

Lütfen gözleriniz kapalı dinleyin :)
Dışarda ince ince ama şiddetli bir yağmur var, huzur veren aynı zamanda hafif de ürperten. Hani üstünüzde sıcak tutan bir hırkanız olsa saatlerce yürüyebileceğiniz cinsten. Üşümeniz biraz artınca sığınacak bir yer aradınız, sıcak birşeyler içmek için. Derken bir cafeye denk geldiniz. İçeri girdiniz, fonda nefis yumuşacık şarkılar, sıcacık bir ortam, cafenin tam ortasında parfüm sıkılmış bir Pembe Panter (Islanmasın dışarda diye, içeri aldım.) Heh işte orası bizim cafemiz, hadi gelin çayınız hazır.

2 Ağustos 2011 Salı

Tesadüf...

Bundan yaklaşık 3 ay önce rüyamda babamı gördüm. Bembeyaz bir gömlek giymişti, gözlerinin mavi-yeşili çok netti. Ben konuştum, o sadece dinledi, hiç cevap vermedi. Sadece tebessüm ediyordu. Sonra uyandım, tam yataktan kalkacakken cama birşey çarptı, perdeyi açtık ve karşımızda işte bu güzel güvercin vardı. Uzunca bir süre gitmedi, camı açtım, yine gitmedi, ekmek verdim, uzun uzun sevdim, konuştum onunla... Kim bilir, belki sadece bir tesadüf ama ben bu tesadüfü çok sevdim.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Miniklere kurabiyeler...

Her aldığım siparişten fazlaca yapıyorum ve cafedeki kurabiye dolabıma koyuyorum. Bu kurabiyeleri de yaz başında bir anaokulunun kutlaması için yapmıştım. Daha yeni fotoğraflarını çekme fırsatı buldum.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Sabah neşemiz

Günaydın günaydın...



Sabah sabah ancak bu kadar güzel birşeyle güne başlanırdı. Kendisi -Poyraz- benim yeğenim olur, annesiyle Ankara'da yanyana apartmanlarda büyüdük, bitanecik kankam benim o... 2009 yazında markette alışveriş yaparken telefonum çalmıştı, açtım Ahu... Niye hiç aramıyosun teyze dedi? Anlamadım, saf saf haklısın diyorum. Yine dedi, teyze teyze niye aramıyosun diye. Meğer teyze olacakmışım, Poyraz yola çıkmış :) Telefon elimde markette ağlamaya başladım. Çok büyük heyecanla bekledik onu, bir geldi, hepimizin hayatını değiştirdi. Annemler onu uzun süre görmeyince niye görünmüyorlar, çok özledik der oldu. Mükemmel bir bebek kendisi, (lütfen maşallah diyelim), bu fotoğraflar da paşamın yaz tatilinden :) Bana nispet yapıyor galiba ama sınırsız yeğen kredisinden şimdilik sesimi çıkarmıyorum. Şayet şansını çok zorlarsa birkaç ısırık almak zorunda kalabilirim...

26 Temmuz 2011 Salı

Salata Topları...

Yaz için nefis bir lezzet. Hem çok leziz hem de çok güzel görünüyor. İşte bizim salata toplarımız...


25 Temmuz 2011 Pazartesi

Durun!

Geçen haftadan bir sunum.. Öğlen en yoğun olduğumuz zamanda hiçbir yemeğimizin fotoğrafını çekmediğimi farkettim. Başka seçeneğim yoktu, mutfak ekibine "hiç bir yere gidemezsiniz, bunları fotoğraflamam lazım" dedim ve ekibin önünü keserek hazırladığımız tabakları ölümsüzleştirdim. 



23 Temmuz 2011 Cumartesi

28lik Merve, 15lik Pasha...

Herşey 1996 yılının ekim ya da kasım ayında başladı. Sınıfta oturma planı yapılıyordu, aslında o zamana kadar pek sohbetimiz yoktu ama nasıl olduysa yanyana oturuverdik. O günden sonra da tüm okul hayatımız boyunca hiç ayrı oturmadık. Şimdi düşünüyorum da o gün onun yanına oturmakla hayatımdaki en doğru kararlardan birini vermişim. Deli doluluğu, sıcaklığı, canımız sıkılınca tek eksiğimiz mojitomuzdaki nanemiz olsun deyişiyle ve en önemlisi kocaman kalbiyle 15 seneyi devirmişiz pashamla. Öyle böyle değil çok severim ben onu, bilirim o da beni aynı şekilde sever. Hep bir güven, hep bir uyum son 5 senedir de hep bir özlem içinde bizim dostluğumuz. Ben İstanbul'da, o Ankara'da birbirimizin yolunu gözleriz. Yıllar önce doğumgünümde bana çok güzel bir kart yazmıştı. "Herkesin tanıması gerek seni ama herkes benim kadar şanslı değil" diye... Okurken gözlerim dolmuştu, ben de ne kadar şanslıyım demiştim.
Dün onun aramıza katılışının, bizim Merve'miz oluşunun 28inci yıldönümüydü. Beraber değildik ama yine kalplerimiz bir aradaydı. Sana çok yakışan gülüşün, kahkahan hiç eksik olmasın, hep çok sevil, çok mutlu ol...

Not: Aşağıdaki fotoğraflar da harika gezimizin anıları... 2009 yılında birgün konuşurken ya bi yerlere mi gitsek diyip, turlara bakmış ve bir hafta içinde kendimizi Prag yollarında bulmuştuk.
Neyir

Merve


22 Temmuz 2011 Cuma

Bir yaz menüsü rüyası


Bu yemeğimiz tüm damat ve damat adaylarına gitsin :) Neden mi? Hemen söyleyeyim; ana yemeğimiz teyzemin nefis yaptığı Damat Paçası'ydı. Bir seferinde aa kalmasın kalmasın diyerek bütün tepsiyi yedirmişti. Bir Rumeli yemeği olan damat paçası, cafemizde ilk defa yaptığımız ve olumlu eleştiriler aldığımız bir yemek oldu. 
Aşağıdaki resimde gördüğünüz köz patlıcan salatası benim favorilerimden. Her gün olsa yiyebilirim. Eee görüntüsüne baksanıza, ne kadar iştah açıcı...

Veeee geldik günün yine en sevdiğim yemeklerinden birine... Bu pilav tam bir yaz pilavı. İçinde patlıcan, yeşil biber, domates ve kuru soğan var. Bu renkli pilav ve yanında güzel bir salata kesinlikle güzel bir yaz menüsü olacaktır. 




20 Temmuz 2011 Çarşamba

Motosiklet bir araçtır!!!

Yer: İşlek bir cadde
Nesneler: Pembe Panterim (P.P.) ve bir station araba
Kişiler: Ben ve Motosikletin araç olmadığını düşünen adam (MAODA)


Bankadaki işimi halletmek için caddeye girdim ve iki arabanın arasına Pembe Panterimi park ettim. İşimi hallettikten sonra arkamı döndüm ve içimden yükselen bir cız sesi duydum. Öndeki araba geri geri geliyor ve sanırım P.P.'yi görmüyordu. Baktım direksiyonda 16-17 yaşlarında bir çocuk. Hızlandım, tam o anda, çocuk P.P'nin çamurluğuna dokundu, artık hissetmiştir, durur dedim, baktım ısrarla gitmeye devam ediyor. Koşa koşa geldim, camına yapıştım, durun durun motora vurdunuz dedim. Çocuk şaşkın bir ifadeyle arabadan indi. Arabanın dışında bekleyen adam olayla ilgilenecek sandım, ama bir baktım adam hiç tepki vermeyip, beni ve P.P'yi teğet geçip şöför koltuğuna oturdu, manevra yapmaya başladı. Yine yapıştım camına ve şöyle bir diyalog yaşadık. 


Ben: Beyefendi motoruma vurdunuz farkında mısınız?
MAODA: ....
B: Lütfen kartınızı verir misiniz?
MAODA: Napıcaksın?
B: Ne demek napıcam, araca zarar verdiniz?
MAODA: Benim yerim şurası, kart mart yok.
B: Ne bileyim ben sizin yerinizi? Kartınızı verin. 
MAODA: Yav yürü git!!!
B: Ne demek yürü git, ne diyosunuz?
Veee asıl bomba cümle geldi...
MAODA: Ne park ettin arabamın arkasına?
B: !?!?!? Ne diyosun sen ya, burası araç park yeri, bu da benim aracım!!!!


Olayın devamında MAODA basıp giderken ben de arkasından salak diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Bu olaydan çıkarılması gereken dersler;


1- Motosiklet bir araçtır
2- Motosiklet bir araçtır
3- Motosiklet bir araçtır.


Lütfen biraz saygı...
Not: Evet P.P'nin gerçek yüzü işte bu, çok tatlı değil mi? 

Hünkarımız beğenildi...

Patlıcan en sevilen yaz sebzelerinden. Cafemizde de ana yemeklerimizde, salatalarımızda ve zeytinyağlılarımızda sık sık kullanıyoruz. Bugün için Hünkar Beğendi yapmaya karar vermiştik. Sabah erkenden patlıcanları közledik, güzel bir beşamel sosla karıştırdık, bir taraftan da et sotemizi hazırladık ve aşağıdaki tabakları hazırladık.
Sonuç; Hünkar beğenildi :)

Tupperware Güveç

Evlenirken kuzenimin tavsiyesi üzerine tupperware güveç almıştık. Neredeyse iki senedir hiç kullanmamıştım. Geçenlerde aklımıza geldi, hemen o akşam evde denedim, patlıcan güveç yaptım, sonuç on puan on puan on puan...
Hem sağlıklı, hem çok lezzetli, hem de kurutmadan yumuşacık pişiriyor. Aldım güvecimi getirdim cafeye. Önce patlıcan oturtma, sonra da güveçte tavuk yahnisi yaptık. Her ikisi de çok beğenildi.

Her eve lazım, tavsiye ederim.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Reçelim yayında...

Ailemizce çok sevilen havuç reçelim sonunda cafedeki yerini aldı. Önceleri kahvaltı tabağında ikram ettiğimiz reçelim, istek üzerine kavanozla satışa sunuldu.


Not: Tamamen ev yapımı olup, hiç bir katkı maddesi içermemektedir.
neyiriren@gmail.com'dan sipariş verebilirsiniz. 

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Pembe Panter'le yolculuk...

Aslında aklımızda hiç de o yoktu. İşimizi görecek birşey alacaktık ama ben onu görünce başka birşey istemez oldum. Resmen tutturdum ve aldık. Kötü mü oldu, hayır, harika oldu. Artık pembe motorumuzla İstanbul sokaklarındayız. Bu sabah cafeye onunla geldim, şimdi cafenin önünde tüm zerafetiyle arz-ı endam ediyor.
Öyle tatlı ki, isim bulmakta da bizi hiç yormadı. "Pembe Panter"...

26 Haziran 2011 Pazar

Elif ve Alican'ın Nişan Kurabiyeleri


Elif'le, nişanından yaklaşık bir ay önce blogum sayesinde tanışmıştık. "Sade, şık ve nar çiçeği renginde olsun kurabiyelerimiz " diye rica etmişti. Benim de en çok sevdiğim renklerdendir nar çiçeği, keyifle hazırladım kurabiyelerini... Mutluluklar!

20 Haziran 2011 Pazartesi

Tuna'yı özledik..

Balkabağımızdan bahsetmiştim. Artık büyüdü kocaman oldu- en azından oturabilir oldu- amcasıyla maç seyretmeye başladı. Beni de kırmadı, o anı görüntülemem için bana poz bile verdi. Şuna baksanıza, 

16 Haziran 2011 Perşembe

Taze nane günleri...

Mutfakta mis gibi taze nane kokusu... Yazın habercisi... Kendisi tabak süslerken en çok kullandığım yeşilliklerden... İster tatlı tabağı ister yemek tabağı hepsine yakışır. Tazelik, zindelik ve enerji verir. Bu aralar parfüm gibi süresim var. O kadar çok seviyorum kendisini :)
Bu ne mi? Bizim cafenin olağan öğle yemeklerinden biri :)

2 Haziran 2011 Perşembe

Yepyeni bir iş yepyeni bir hayat...

Oldum olası misafir ağırlamaya bayılırım. Evimiz hep kalabalık olsun, hep neşeli seslerle dolu olsun, masa hiç toplanmadan saatlerce yemek yensin isterim. Yemek hazırlarken hem görüntü hem lezzet açısından yaratıcılığımı ön plana çıkararak yeni şeyler denemekten asla korkmam. Farklı malzemeleri bir arada kullanmaktan, geleneksel lezzetlere modern dokunuşlar yapmaktan büyük keyif alırım. Artık bu hevesim içinden çıkılamaz bir hale gelince eşimle çareyi cafe açmakta bulduk. Şimdi her gün onlarca misafir ağırlıyoruz, hepsinin tabağını özenle düzenliyor, keyifle sunuyoruz. Tam bir aile cafesi... Mutfakta sürekli bir telaş, koşturmaca var. Misafirlerimiz memnun olsun, mutlu ayrılsınlar diye... Yemekler anne eli değmiş gibi değil, tamamen anne elinden çıkma... Ayrıntılar pek yakında...



26 Mart 2011 Cumartesi

Her tercih bir vazgeçiştir...


Enstrüman seçmek için bir karar almam gerekiyordu. Ya keman çalacaktım ya piyano; ya flüt çalacaktım ya da akordeon... Olmadı, hepsini istedim, hiçbirinden vazgeçemedim. Yıllar geçtikten sonra her enstrümanı iyi çalabiliyorum; ama hiçbirinde virtüöz değilim. Bir enstrümanla isim yapamadım. Ne kemanla tanınan bir eserim var, ne de piyanoyla... Bütün enstrümanları iyi çalıyorum, ama kimse tanımıyor beni. Başarılı olmak için herşey değil, bir şey lazımmış. Başarı bir verişmiş; birşeyi alabilmek için birşeyi vermek, diğerlerinden vazgeçmek gerekiyormuş.
Hayatım boyunca yapacak çok işim oldu; hepsini yapmayı istedim. Hangisinde 'en iyi'yim? şimdi bakıyorum, kazananlar, başarılı olanlar hep bir tek şey yapmışlar. En iyi olmak için önce seçmek ve diğerlerini bırakmak gerekiyor. İşte de böyle, özel yaşamda da... Bu seçimi yapmamız gerekiyor; çünkü mutlaka bazıları daha uygun... (Can Dündar)



Neyir, hayatının dönüm noktalarından birinde bu yazıyı okursan ne hissedersin? 
Cevap veriyorum; hayalime yaklaştığımı farkedince yazıda anlatılan pişmanlıktan gitgide uzaklaştığıma sevinirim. 
Hayalim ne derseniz resim yeteri kadar anlaşılır sanırım...




28 Şubat 2011 Pazartesi

Nişan Kurabiyeleri

Bir öykü yazalım. Birbirlerine olan sevgileri gözlerine yansıyan bir çiftin öyküsünü... Kahramanları da Hande ve Okan olsun. Mutlu sona doğru giderken attıkları ilk adımda bu kurabiyeler de onlarla olsun, onlara şans ve mutluluk getirsin.




Sevgili Hande ve Okan'a ömür boyu mutluluklar...

23 Şubat 2011 Çarşamba

Prag'daki Çikolata Müzesi

Ing. Stanislav Krámský adında bir koleksiyoncu...
Dünya’nın en çok çikolata ambalaj kağıdına ve kutusuna sahip olan insanı Ing. Stanislav Krámský adlı bir Çek'miş. İlk kez 1964 yılında, 12 yaşındayken, babasının Almanya’dan getirdiği çikolataların ambalajlarını saklayan Krámský, gün geçtikçe bu hobisine tutkuyla bağlanmış ve imalatçılardan ambalaj kağıtları istemeye başlamış. Bu isteğine cevap veren ilk şirket de İngiliz Cadbury olmuş.
1969 yılında o zamanların en büyük ambalaj koleksiyoncusu olan İngiliz Harry Levene ile tanışmış. 13 sene boyunca hiç görüşmeden, sadece posta yoluyla birbirlerine binlerce ambalaj göndermişler. 1982 yılında ilk defa Londra’da buluşmuşlar ve 1996 yılında, Harry Levene’nin ölümüne kadar dostlukları devam etmiş.  
Seneler ilerledikçe Çek Cumhuriyeti’nin en ünlü koleksiyoneri olarak, dünyanın birçok ülkesindeki çikolata müzelerini gezip ününe ün katmış. 2000 yılına gelindiğinde de Guinness Rekorlar Kitabı’na adını yazdırarak unutulmazlar listesine girmiş. 
Prag’da merveyle gezerken Çikolata Müzesi’ni görünce benim zorumla içeri girmiştik. Orada çektiğim fotoğraflara bakıp, biraz da araştırma yapınca bu bilgilere rastladım. Hobisini mesleği haline getiren ve şu an 100.000’den fazla ambalaj kağıdı bulunan, Kanada, İtalya, Almanya, Belçika ve daha birçok ülkede bulunan çikolata müzelerine bu kağıtları sergilemeleri için ödünç veren Krámský’nin hikayesi çok hoşuma gitti.  
Eğer bir gün yolunuz Prag'a düşerse görmenizi tavsiye edeceğim yerlerden biri, kesinlikle bu Çikolata Müzesidir. 1900lerden günümüze, çikolata ambalaj kağıtlarının ve kutularının değişimleri eminim ilginizi çekecektir.

17 Şubat 2011 Perşembe

Çilek Günü...

Bugün öyle bir gün ki;
çilekli rujumu sürmek,

çilekli tartımı yemek,

çikolatalı çileklerimi yemek,
yine çikolatalı çileklerimi yemek,

üstüne de çilekli milkshake'imi yudumlamak istiyorum.
Kısacası çileğin, kokusuyla, görüntüsüyle ve tadıyla bünyemde sebebiyet verdiği mutluluk komasına girmek istiyorum.
Bugünü "Çilek Günü" ilan ettikten sonra faydalarına değinmeden geçmemeliyim.  
En sevdiğim meyvelerden biri olan çilek, vücuda kuvvet veriyor, kolesterolü düşürüyor ve damar tıkanıklığını önlüyor. Aynı zamanda çok iyi bir antioksidan olan çilek, bağışıklık sistemini de güçlendiriyor. Vücuttaki zararlı maddeleri vücuttan uzaklaştırıyor ve kanı temizliyor. Sakinleştirici etkisi ile tansiyonu düşürüyor ve stresi azaltıyor. Cildi nemlendirirken, tazelik ve güzellik de veriyor.
Şimdi ne yapıyoruz? Çilek alıp yiyoruz, sağlığımıza sağlık katıyoruz.